Anasayfa / YOLSUZLUKLA MÜCADELE / Makaleler / YOLSUZLUK KANAYAN YARAMIZ/Abdullah ÇAVUŞ/Hile ve Suistimal Denetimleri Uzmanı

YOLSUZLUK KANAYAN YARAMIZ/Abdullah ÇAVUŞ/Hile ve Suistimal Denetimleri Uzmanı

YOLSUZLUK
KANAYAN YARAMIZ

Abdullah
ÇAVUŞ/Hile ve Suistimal Denetimleri Uzmanı

Yolsuzluk
kavramı, son yıllarda ülkemizde kamuoyunun gündeminden hiç düşmemektedir. Yakın
siyasi tarihimizde hemen hemen her hükümet döneminde yaşanan ve önlenemeyen yolsuzluklar
sonucu, yolsuzlukla mücadeleye ve temelinde bu mücadeleyi yapacak olan devleti
oluşturan kurumlara olan güvende önemli oranda zedelenmeler yaşanmaktadır.

Ülkemizde
1991 Genel seçimlerinin temel konusu yolsuzluklar olmuş, çok büyük yolsuzluk dosyalarından
söz edilmiş ve bunun ardından kurulan 49. hükümette bir Devlet Bakanı
“yolsuzluklarla mücadele”den sorumlu olarak görevlendirilmiştir. Ancak, bu
bakanlık da daha sonraki hükümetler tarafından yolsuzlukla suçlanmıştır.

Geçmişte
birçok örnekleri bulunmakla birlikte özellikle 57. hükümet döneminde,
Bayındırlık ve İskan Bakanlığında yapılan “Vurgun Operasyonu”, Enerji ve Tabii
Kaynaklar Bakanlığında yapılan “Beyaz Enerji Operasyonu” , hayali ihracatla
ilgili olarak yapılan “Örümcek Ağı” ve bankacılık alanında yapılan “Kasırga”
gibi operasyonların, yazılı ve görsel basında ayrıntılı olarak yer alması
sonucu yolsuzluk kelimesi günlük yaşantımızda en çok karşılaşılan ve kullanılan
kelime olmuştur.

Üstelik
bu operasyonların sonucunda ilgili bakanlar da 57. hükümet döneminde
görevlerinden istifaen ayrılmak zorunda kalmıştır.

Daha
sonra da bu operasyonları yapan ekiplerin bağlı olduğu içişleri Bakanı Sadettin
TANTAN bu bakanlıktan alınarak başka bir bakanlığa atamış ve bunun üzerine
bakanlık görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Yolsuzluk
tartışmaları ekseninde yapılan seçimlerde 57. hükümetin üç koalisyon partisi de
vatandaşlar tarafından cezalandırılarak meclis dışına itilmiştir.

Seçimler
sonucu yeni oluşturulan 58. Hükümetin önerisi ile TBMM bünyesin de oluşturulan
“Yolsuzlukları, Nedenlerini Araştırmak” amacıyla kurulan komisyonun bugünlerde
sonuçlanan çalışmaları da dikkatleri Yolsuzluk kavramı üzerine çekmiştir.

Bununla
birlikte yüce divana gönderilen biri Başbakan olmak üzere 7 bakan hakkında
yapılan yargılamalar sonucu, tamamının beraat etmiş olması, yolsuzlukla
mücadele edilebileceğine dönük inancı ciddi biçimde sarsmıştır.

Son
olarak, 17 Aralık 2014 tarihinde mevcut hükümetin 4 Bakanının çocuklarına
yapılan operasyonlar sayesinde yolsuzluk konusu, tekrar ülke gündemimizin ilk
sıralarına oturmuştur. Hatta 30 Mart 2014 seçimleri yolsuzluk tartışmaları
ekseninde gerçekleşmiştir.

Yaşanan
bu olaylar sonucu, “Hortumculuk”, “Tapınak Şövalyeleri”, “Nüfuz Casusları”,
“Ali Dibo Şirketleri”, “Kravatlı Hırsızlık”, “Beyaz Yaka Suçları” gibi
yolsuzluk içerikli yeni kavramları da tanıma fırsatı bulduk.

Dünya
ekonomisinin globalleşmesi, gümrük duvarlarının kaldırılması, birçok kapalı
ekonomiyi açık hale getirmiş, uluslararası piyasalar, teknoloji ve iletişimin
gelişmesi neticesinde dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanan bir ekonomik kriz
tüm ülke ekonomilerini doğrudan etkiler hale gelmiştir. Hatta uluslararası para
fonları, sermaye piyasalarımızda yaptıkları finans oyunları ile borsamıza olan
güveni bile yok edebilmektedirler.

Küreselleşme
ile birlikte suç ve suç alanları da değişmiş, yeni suç ve suç grupları da
ortaya çıkmıştır.

Organize
suç örgütleri ve çeteler, gayri meşru bir güç olarak ülke bürokrasisini, kolluk
güçlerini, iş dünyasını, medya ve iletişim araçlarını kontrolleri altına
alarak, ülke siyasetinde ve yönetiminde söz sahibi olmaya başlamışlardır.

Ülke
ekonomileri için asıl olan, kalkınmanın yasal kaynaklarla sağlanmasıdır. Son
yıllarda ülke ekonomilerini ele geçirmeye başlayan bu tür örgütlü mali suçlar,
uluslararası bir boyut kazanmıştır. Uluslararası uyuşturucu trafiği, mafyanın
uluslararası bağlantıları ve uluslararası kara para fonları gibi kavramlar mali
ve organize suçların da küreselleştiğini göstermektedir.

Günümüzde
genel anlamıyla yasalara aykırı her türlü faaliyetten elde edilen paraya
uluslararası literatürde kara para denmektedir. Uluslararası kara para miktarı
öyle büyük boyutlara ulaşmıştır ki; dünyaca Ünlü “The Economist” dergisinde
çıkan bir yazıda önlem alınmaz ise 2020 yılında ABD Başkanını mafya seçtirecek
dedirtmiştir. Walt Street Journal Gazatesinde çıkan bir makaleye göre “dünya
üzerindeki karapara miktarı 700-800 milyar dolar” olarak tahmin edilmektedir.
IMF’nin Uluslararası Mali İstatistikler Departmanı ise dünyadaki karapara
miktarını 1 Trilyon dolar olarak bildirmektedir.

Ülkemizin
son 20 yıldır savaştığı ve çok büyük paralar harcadığı daha önemlisi binlerce
insanını kaybettiği terör belası, 11 Eylül 2001 tarihinde çirkin ve acımazsız
yüzünü ABD’de göstermiştir. Son olarak dünyanın gelişmiş sekiz ülkesi olarak
bilinen G-8 lerin toplantısı öncesi demokrasinin beşiği olarak bilinen
İngiltere de 08.07.2005 tarihinde meydana gelen dört ayrı bombalama olayı
terörün sınır tanımadığını göstermiştir.

Bugün
için artık kesinleşmiştir ki; dünyada yükselen terör dalgasının gerisinde
uyuşturucu trafiği ve her türlü yasadışı yollardan elde edilen kara parayı
aklamak için oluşturulan ve uluslararası bağlantıları bulunan organize suç
örgütleri bulunmaktadır.

Öteden
beri kamu kaynaklarının yasa dışı yollarla birilerine haksız kazanç olarak
aktarılması olarak algılanan yolsuzluk, dev ölçekli dünya şirketlerinde de
kendini göstermeye başlamıştır.

ABD
nin dev şirketlerinden ENRON firmasındaki yolsuzluk, Parmalat Şirketinde
yaşanan yolsuzluklar, Worldcom Yolsuzluğu, Xerox Vakası, Citygroup ve W.J.P.
Morgan Bankaları ile Merrill Lynch ve National Westminster Bankalarında meydana
gelen yolsuzluklar kamu yolsuzluklarını bile gölgede bırakacak boyutlara
ulaşmıştır.

Uluslararası
alandaki bu gelişmelerden ülkemizde fazlasıyla nasibini almaktadır. TMSF
bünyesine alınan batık bankalar, ve her hükümetler döneminde yaşanan yolsuzluk
iddiaları gündemden hiç düşmemektedir. Yakın tarihimizde şirketler tarafından
yapılan hayali ihracatlar, hak edilmeyen ve gereği yerine getirilmeyen devlet
teşviklerinden sağlanan haksız kazançlar, bankerlik skandalları, gurbet
holdingleri yolsuzlukları ile yolsuzluk konusunda dünyadan geri kalmadığımız
sonucunu ortaya çıkarmaktadır.

Uluslararası
alanda da çok önemli kuruluşların çalışmalarına konu olan yolsuzluk,
toplumların güvenliğini ve istikrarını tehlikeye düşüren, siyasal, toplumsal ve
ekonomik gelişmeyi tehdit eden, demokratik ve ahlaki değerleri zayıflatan bir
kavram olarak karşımıza çıkmakta olup, toplumların çözmesi gereken en büyük
problem olarak kabul edilmektedir.

Şimdiye
kadar Türkiye’nin iç ve dış tehdit algılamalarında ilk sıraları bölücü terör,
irticai hareketler ve komşu ülkelerle yaşanılan, kökleri tarihe dayanan
olayların oluşturduğunu görmekteydik. Bugün ise yaşanılan ekonomik krizlerle
beraber yaşanan yolsuzluk ve yoksulluk milli birlik ve bütünlüğümüzü tehdit
eden, önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ülkemizin
içinde yaşadığı ekonomik ve sosyal krizin nedenlerini inceleyenler, bu gün için
krizin en önemli sebebini, devlet kaynaklarının hiç kural tanımadan, bürokrat,
siyasetçi ve iş adamından oluşan çetelerce hortumlanmasına ve kamu
harcamalarındaki savurganlığın en üst seviyelere ulaşmış olmasına
bağlamaktadır. Gelinen noktada, yolsuzluk sorunu hukuk devletinin ve adaletin
yara almasına sebep olduğu gibi, toplumdaki güven ve huzuru da yok etmektedir.

Özellikle
son yirmi yıldır ülkemizde uygulanan ekonomik politikalardaki yanlışlık ve başarısızlık,
yoksulluğun artmasına yol açmış, bununla birlikte siyasi ve ahlaki yozlaşmanın
da etkisiyle yolsuzluk gibi, toplumsal kanser olarak adlandırabileceğimiz büyük
bir sorunun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

Bunun
sonucu olarak; ülkemizde kayıt dışı ekonomi kayıtlı ekonomiden büyük hale
gelmiş ve vergi kaçırmak mükelleflerin ve gençlerin beyinlerinde mubah olarak
görülmeye başlanmıştır.

İnsanımız,
özünde gizli bir vergileme olan ve ülkemizde uzun yıllar devam eden yüksek
enflasyon ortamında, yüksek oranlarda ödenen vergilerin birilerine batık kredi
olarak gittiğini ve usulsüz ihalelerin finansmanı için toplandığı kanaatine
varmıştır. Bu durum karşısında vergi konusunda bile toplumsal bir direnç
oluşmuştur.

Hatta
ülkemizde yaşanan bu tür yolsuzluk olayları bizlerin, “Tapınak Şövalyeleri” ve
“Nüfuz Casusları” kavramlarıyla, tanışmasına da yol açmıştır. Kamuoyunun yeni
tanıştığı kavramlardan Nüfuz Casusu ile anlatılmak istenen şey “işadamlarının
kamu kurumları içindeki işbirlikçileridir”. Ankara Ticaret Odası Başkanı ise bu
kişileri kamuda, çalışanların ayrıldıkları yerlerle iş yapan özel sektör
kuruluşlarında iki yıl süreyle görev alamayacaklarına dair yasal hüküm olmasına
rağmen bu kuruluşlara tepe yöneticisi olan kişiler olarak açıklamış ve tek tek
isimlerini saymıştır.

Eski
İçişleri Bakanı, 4 Nisan 2001 tarihinde bir televizyon programında Tapınak
Şövalyeleri ile “ekonomik gücü ele geçirmek için bürokraside, siyasette, iş
dünyasında ve medyada oluşan gizli örgütlenmeyi” kast ettiğini söylemiştir. En
üst seviyedeki bir yetkilinin ağzından duyduğumuz bu ifadeden anlaşılacağı gibi
yolsuzlukla mücadele oldukça zor, ancak mutlaka başarılması gereken bir savaş
olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bütün
bu gelişmeler sonucu, bugün için ülkemizde kişisel çıkarları milli menfaatlerin
önüne koymak, kapalı kapılar ardında ihale pazarlığı yaparak, iş takibi yapmak,
rüşvet ve kayırmacılık, haksız zenginleşme ve köşeyi dönme, iş bilirlik olarak
görülüp, toplum tarafından takdir edilirken, alın teriyle dürüst bir şekilde
geçimini temin etmeye çalışmak ise beceriksizlik olarak görülmeye başlanmıştır.

Yıllarca
“benim memurum işini bilir”, mantığının hakim olduğu “yapanın yanına kâr
kalıyor”, şeklinde hazin ve düşündürücü tekerlemelere konu olan ve söylene,
söylene çocukların ve gençlerimizin beyinlerine işleyen bu sözler sonucu ne
yazık ki bu gün için, yolsuzluk neredeyse bir yaşam biçimi haline gelmiştir. Bu
gün devlet dairelerinde rüşvete bahşiş denmekte ve bahşiş ödemeyenlerin işleri
ise yapılamaz ya da geciktirilir hale gelmiş bulunmaktadır.

En
ufak bir selde müteahhit hatası ve malzemeden çalmaktan dolayı yıkılan
köprüler, düşük şiddetli bir depremde yıkılan kamu binaları, hafif bir
fırtınada yıkılıp çocuklarımızın ölümüne sebep olan okul çatıları ve
yapıldıktan kısa bir süre sonra çöken yollarımız denetimsizlik ve
“devletin malı deniz…” sözüne verilebilecek çarpıcı ve somut
örneklerdir.

Nihayet,
yolsuzluğun yüce meclisin çatısından içeri girerek milyarlık koltuklara
bulaşması, toplumumuzun bu yüce kuruma olan saygısı ve güvenini derinden
sarsmıştır.

Yargı
sistemimizdeki eksiklik ve yetersizlikler ile ülkemizi yönetenlerin vurdum
duymazlıkları, toplumumuzda artık bu tür yolsuzlukların “yapanın yanına
kar kalacağı” kanaatini oluşturmuştur.

Ne
yazık ki toplumumuzda bu durumun tepki yaratması ve infial oluşturması
gerekirken bu oluşmamış, bunun aksine yaşanan suskunluk yolsuzluğu teşvik eder
bir hal almıştır.

Yaşanan
bu süreç sonucu toplum, yolsuzluk içerikli Hortumculuk, Tapınak Şövalyeleri,
Nufuz Casusları, Ali Dibo Şirketleri gibi bir takım yeni kavramlarla
tanışmıştır.

Bize
göre asıl tehlike Hortumcular değil, yaşanan bu sürece olması gereken Sivil
tepkiyi vermeyen hatta yapanları takdir eden toplumsal yapıda ki bozulmadır.
İşte bu noktada bu çalışmamız da bizde yeni bir kavram ortaya atıyoruz.
PİPETÇİLİK.

Yaşanan
süreçler sonucunda, toplumsal tepkisizlik bir yana eline fırsat geçen herkes
hırsızlık yapabilecek hale gelmektedir. Bu gün için çevremizi şöyle bir kontrol
edersek, kapıcımız, trafik ışıklarında ki para isteyen çocuklar, şehirdeki
otopark eşkıyaları, devlet dairelerinde ki çok küçük bedellere kadar inen
rüşvetler, ilk öğretim okullarına kadar inen haraç çeteleri, babasından kalan
emekli maaşını almak için kocasından bile boşanan kadınlar, yeşil kart başta olmak
üzere sağlık sistemimizde ki küçük ölçekli ama çok sayıda ki yolsuzluklar vb.
bütün olaylar sonucu kendilerince küçük çaplı olduğu için mubah olarak görmek
suretiyle haksız kazanç elde edenlere ise biz PİPETÇİ demekteyiz.

Onlarca
binlerce olan ve tek tek belirleyemeyeceğimiz bu PİPETÇİ’ lerin kazançları ise
onlarca Hortumcuya bedel olacak rakamlara doğru hızla yol almaktadır. Kanımca
asıl tehlike de buradadır.

Yıllardır
yüksek enflasyon ortamında yaşayan ülkemizde, son yıllarda üst üste yaşadığımız
ekonomik krizler sonucu, önce ticari ahlak etkilenmiş, verilen sözlerin yerine
getirilememesi ve borçlanma anlayışının değişmesi, beraberinde pek çok yüksek
değerleri de aşındırmıştır. Bu durum, ahlaki yozlaşmanın ve bunun sonucu olan
bozulma, çürüme ve aşınma olarak tanımlanan yolsuzluğun temel nedenlerinden
belki de en önemlisidir.

Bu
nedenle geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızın eğitimlerinde; temel hak ve
hürriyetleri, yasalar karşısındaki sorumlulukları, topluma zarar vermeyecek hal
ve hareketleri, kamu malına en az kendi malı kadar önem vermeyi, insani
ilişkiler gibi hususların müfredat programlarında açık ve çarpıcı bir biçimde
yer almasını sağlayarak, kaybetmekte olduğumuz seciyelerin tekrar toplumda
hakim olmasını biran önce temin etmek zorundayız.

Kısaca
derhal Pipetçiliğin önüne geçecek sosyolojik tedbirleri biran önce almalıyız.

Devlete
hakim olan zihniyet ve kadrolar, yolsuzlukla mücadeleyi milli bir mesele gibi
görmedikçe, yolsuzluğun temel sebeplerini ortadan kaldıracak tedbirleri
kararlılıkla almadıkça, yolsuzluk hastalığından tamamen kurtulmak da mümkün
olamayacaktır.

Bunun
için ülkeyi yönetmeye aday olan siyasetçiler ile bürokratların, yolsuzlukla
mücadelenin önemini anlayan, bu konuda uluslararası literatürü takip eden,
hakkın hukukun kısacası adaletin milli birlik ve bütünlük açısından en önemli
unsur olduğunu kavrayan, Misyon ve Vizyon sahibi kişilerden oluşması
gerekmektedir.

Yolsuzluklar
ve usulsüzlüklerin kamuoyunu sürekli meşgul etmesine karşın, bu konularda somut
bir şeylerin ortaya konulamaması, temiz siyaset – temiz yönetim beklentilerini
boşa çıkarmakta, siyasetin yozlaşmasına ve toplumsal değerlerin aşınmasına
sebep olmaktadır.

Türkiye
siyasetinde, milletvekilliği ve belediye başkanlığı adaylık süreci, seçim
sistemindeki anti demokratik düzenlemeler ve uygulamalar nedeniyle, adayları
siyasi yarıştan ziyade, yüksek harcama yaparak seçilme yarışına sokmaktadır. Bu
durum, adaylarının ilkeli ve projeci siyaset anlayışını önemsememesine yol
açmaktadır. Bu da yolsuzluğa zemin hazırlamakta, milletvekili ve belediye
başkan adaylarını, seçilmeleri döneminde kaynak temin ettikleri kişilere
bağımlı hale getirmektedir.

1991
Genel seçimlerinin temel konusu yolsuzluklar olmuş, çok büyük yolsuzluk
dosyalarından söz edilmiş ve bunun ardından kurulan 49. hükümette bir Devlet
Bakanı “yolsuzluklarla mücadele”den sorumlu olarak görevlendirilmiştir.

Ancak,
bu bakanlık da daha sonraki hükümetler tarafından yolsuzlukla suçlanmıştır.
Kurulan diğer hükümetlerinde yolsuzlukla mücadeleye gereken önemi vermemeleri
nedeniyle, bu konuda herhangi bir düzenleme veya icraat yapılamamıştır.

57.
Hükümet döneminde yapılan yolsuzluk operasyonlarından ise kamuoyu, yolsuzlukla
mücadele edileceğine dair büyük beklentilere girmiş olmakla beraber, İçişleri
Bakanının istifa etmek zorunda kalması ve bazı bürokratların görevden
alınamaması ve siyasiler hakkında verilen Gensoru ve Meclis Soruşturmalarından
sonuç alınamaması, hayal kırıklığına yol açmıştır.

Anayasamızın
100. ve TBMM İç Tüzüğünün 107-113. maddelerinde “ceza önsoruşturması”
niteliğinde denetimsel bir kurum olarak düzenlenen “Meclis Soruşturması”, bu
hukuki niteliğinden çıkarılıp adeta siyaset arenasındaki düellolarda kullanılan
bir silah haline getirilmiştir.

Başbakanlar
ve Bakanlar hakkında ağır ithamları içeren çok sayıdaki soruşturma önergeleri,
siyasi partiler arasında bir “önergeler savaşı”na dönüşmüş ve rejimin teminatı
olması gereken siyasi partiler, giderek bir “kan davası”na itilmiştir. Bu
soruşturmalar, hükümetin ve TBMM’nin zamanının büyük bir kısmını işgal etmiş,
siyasi istikrarın zaafa uğramasının nedenlerinden biri olmuş ve önemli
yasaların çıkmasını da engellemiştir.

Sonuç
ta yolsuzluklarla mücadele etmek yerine, karşılıklı aklama anlaşmaları ile
siyasi malzeme aracı olarak kullanılmaktan öteye gidilmemiştir.

Son
olarak, 58.Hükümetin önerisi ile TBMM bünyesin de oluşturulan Ülkemizdeki
Yolsuzlukları, Nedenlerini ve Çözüm Önerilerini Araştırma Komisyonu
çalışmalarını tamamlamış ve 57. Hükümetin Başbakanı ve yardımcıları dahil
neredeyse tüm Bakanları Hakkında Meclis Soruşturması açılmasını istemiştir. Bu
durum beraberinde yeni tartışmaları getirmiş ve özellikle Büyük şehir
Belediyeleri ile ilgili yolsuzluk iddialarının araştırılmaması nedeniyle komisyona
sert eleştiriler yapılmıştır.

Keza
anılan komisyonun çalışmaları sonucunda Yüce Divan’a sevk edilen siyasilerin
burada yapılan yargılamaları sonucu tamamının beraat etmesi de yolsuzlukla
mücadele konusundaki inancında zayıflamasına yol açmıştır.

Kanımızca
Yolsuzluk ile Mücadele de Siyasi Otorite yalnızca yasa koyucu yönüyle yer
almalıdır. Yoksa ülkemizde sık sık yaşandığı üzere her seçim sonrası yeni
Yolsuzluk Komisyonları kurulacak ve önceki dönem tekrar yolsuzluk ile
suçlanacaktır. Bunun için Yolsuzlukla mücadele tarafsız ve özerk kurumlar
vasıtasıyla yapılmalıdır. Yoksa siyaset kurumuna ve siyasetçiye olan güven
zedelenmektedir. Bu durum da ise toplumsal aynamız olan TBMM deki yansımalar
vatandaş nezrin de daha da büyük ve yanlış boyutlara ulaşmaktadır.

Bu
nedenle bu günlerde gelir ve servetlerini artırmanın yolunu devlete yanaşmakta
bulan ve ter akıtmak yerine başkasının sırtından geçinmeyi, köşe dönmeyi erdem
sayan insanların çoğunlukta olduğu bir toplum haline geldik. Dolayısıyla
toplumumuz büyük bir ahlaki erozyon yaşamaktadır.

Şimdiye
kadar, yolsuzluk ve rüşvet denildiğinde, akla sadece bir iki kurum ve kuruluş
gelirken, bu gün için, Devlet Tiyatroları, Türk Dil Kurumu, Üniversiteler gibi;
ilimin, sanatın, iyiliğin, güzelliğin, eğitiminin yapıldığı ve toplumsal
kültürümüzün oluşmasına yol açan kurumlarda da yolsuzluklara rastlanır olması
olayın boyutları açısından oldukça düşündürücüdür.

Cumhuriyetimizin
kurucusu yüce ATATÜRK “çalışmadan, yorulmadan, üretmeden, rahat yaşamak isteyen
toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonrada istiklal
ve istikballerini kaybederler” diyerek yıllar öncesinden gelecekte milletimizi
bekleyen en büyük tehlikenin bugün yaşamakta olduğumuz üretmeden, çalışmadan
nasıl olursa olsun, haram helal demeden, köşeyi dönme mantığına kapılmış olan
toplum olduğuna dikkatleri çekmek istemiştir.

Biz
diyoruz ki; yolsuzluk artık “Milli Birliğimizi ve Bütünlüğümüzü” tehdit eder
hale gelmiştir. Bu nedenle çok geç kalmadan yolsuzlukla mücadele için ne
gerekiyorsa kararlılıkla yapılmalıdır.

Sonuç
olarak, toplumsal hayatımızın her alanında yaşanılan yolsuzluk, siyasal yaşam,
milli kültür ve bürokratik yapılanmada ahlaki bir çöküntüye yol açmıştır.
Ülkemizde bu gün yaşanan “ekonomik kriz”in bize göre en önemli sebebi de,
bireylerde ve toplumda oluşan bu ahlaki çöküntü ve güven bunalımıdır.

Devlete
ve hükümete olan bu güvensizlik sonucu, vatandaşlar yatırımlarını dövize ve
altına yönlendirerek, birikimlerini ekonomik sistem içindeki bankalara
yatırmamış ve yastık altında muhafaza etmeye başlamışlardır.

Alman
Merkez Bankasının ülkemizde yaptığı bir araştırmaya göre, Türkiye’deki yastık
altındaki Alman Markı miktarının, Almanya’daki tedavüldeki paradan bile çok
yüksek olduğunu göstermiştir.

Yolsuzluklar
bir taraftan, hukuk devleti ilkesini temelden zedelemekte, diğer taraftan
‘bütün vatandaşlar kanun önünde eşittir’ şeklindeki, Anayasa ilkesini de
ortadan kaldırmaktadır.

Bunların
yanı sıra yolsuzluklar, siyasi otoriteye duyulan saygıya büyük zarar
vermektedir. Siyasi otoritenin halk desteğinden yoksun kalması ise devlet ve
milletin yabancılaşmasına neden olmaktadır.

Halbuki
Türk Milleti’nin tarihinden itibaren gelen en büyük seciyesi, devlet kavramına
olan bağlılığı ve saygısıdır. Yaşadığımız olaylar sonucu en önemli tehlike bize
göre bu seciyenin sorgulanır hale gelmesidir. Yıllarca dış mihrakların yıkmak
isteyip de yok edemediği bu kavram ne yazık ki yaşanılan yolsuzluklar
nedeniyle, “artık tuzun da kokmaya başlaması” dan dolayı kendiliğinden
sorgulanır hale gelmiştir.

Bugün
için yolsuzlukla mücadele tek başına hiçbir kuruma veya kuruluşa
bırakılamayacak kadar önemli bir husustur. Başarıya ulaşmak için demokrasinin
vazgeçilmez unsuru olan, Yasama, Yürütme, Yargı erklerinin yanı sıra medya ve
sivil toplum kuruluşlarının hep birlikte, milli bir mutabakat çerçevesinde
mücadele etmesi gerekmektedir.

Bu
nedenle yolsuzlukla mücadeleye, milli birlik ve bütünlüğümüzün korunması
açısından geç kalınmadan bir an önce başlanmalı, gerekli yasalar öncelikle
çıkarılmalı, bürokratik sistem bir an önce yeniden yapılanmalı ve yolsuzlukla
mücadele için şart olan toplumsal destek de biran önce sağlanmalıdır.

Bu
suret ile İsmet İnönü’nün “bir ülkede namuslular, en az namussuzlar kadar cesur
olmadıkça, o ülkede kurtuluş yoktur” sözünden hareketle vatansever namuslu
insanların cesaretlendirmeleri ve namusluların da en az namussuzlar kadar cesur
olmaları ve bu kötü gidişe artık dur demeleri için cesaretlendirilmeleri
lazımdır.

Hakkında admin

Check Also

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR/ABDULLAH ÇAVUŞ(25.09.2020)

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR Abdullah ÇAVUŞ/Bağımsız Denetçiler Derneği Başkanı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×