Anasayfa / Manşet / YOLSUZLUĞUN SİYASAL SİSTEME VE DEMOKRASİYE ZARARLARI/Abdullah ÇAVUŞ/Bağımsız Denetçiler Derneği Başkanı

YOLSUZLUĞUN SİYASAL SİSTEME VE DEMOKRASİYE ZARARLARI/Abdullah ÇAVUŞ/Bağımsız Denetçiler Derneği Başkanı

YOLSUZLUĞUN SİYASAL SİSTEME VE DEMOKRASİYE ZARARLARI

Abdullah ÇAVUŞ/Bağımsız Denetçiler Derneği Başkanı

E. vergi Müfettişi/E. Masak Uzmanı

Yolsuzluk kavramı, son yıllarda ülkemizde kamuoyunun gündeminden hiç düşmemektedir. Yakın tarihimizde hemen hemen her hükümet döneminde yaşanan yolsuzluklar sonucu, yolsuzlukla mücadeleye ve temelinde bu mücadeleyi yapacak olan devleti oluşturan kurumlara olan güvende önemli oranda zedelenmeler yaşanmaktadır.

Ülkemizde 1991 Genel seçimlerinin temel konusu yolsuzluklar olmuş,  çok büyük yolsuzluk dosyalarından söz edilmiş ve bunun ardından kurulan 49. hükümette bir Devlet Bakanı yolsuzluklarla mücadeleden sorumlu olarak görevlendirilmiştir. Ancak, bu bakanlık da daha sonraki hükümetler tarafından yolsuzlukla suçlanmıştır.

Geçmişte birçok örnekleri bulunmakla birlikte özellikle 57. hükümet döneminde, Bayındırlık ve İskan Bakanlığında yapılan “Vurgun Operasyonu”, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığında yapılan “Beyaz Enerji Operasyonu” , hayali ihracatla ilgili olarak yapılan  “Örümcek Ağı” ve bankacılık alanında yapılan “Kasırga” gibi operasyonlarının, yazılı ve görsel basında ayrıntılı olarak yer alması sonucu yolsuzluk kelimesi günlük yaşantımızda en çok karşılaşılan ve kullanılan kelime olmuştur.

Üstelik bu operasyonların sonucunda ilgili bakanlar da 57. hükümet döneminde görevlerinden istifaen ayrılmak zorunda kalmıştır. Daha sonra da bu operasyonları yapan ekiplerin bağlı olduğu içişleri Bakanı Sadettin TANTAN bu bakanlıktan alınarak başka bir bakanlığa ataması yapılmış ve bunun üzerine görevinden istifa etmek zorunda kalmıştır.

Yolsuzluk tartışmaları ekseninde yapılan seçimlerde koalisyon hükümetinin üç partisi de vatandaşlar tarafından cezalandırılarak meclis dışına itilmiştir. Seçimler sonucu yeni oluşturulan 58. Hükümetin önerisi ile TBMM bünyesin de oluşturulan “Yolsuzlukları, Nedenlerini Araştırmak” amacıyla kurulan komisyonun bugünlerde sonuçlanan çalışmaları da dikkatleri Yolsuzluk kavramı üzerine çekmiştir. Bununla birlikte yüce divana gönderilen biri Başbakan olmak üzere 7 bakan hakkında yapılan yargılamalar sonucu, tamamının beraat etmiş olması, yolsuzlukla mücadele edilebileceğine dönük inancı ciddi biçimde sarsmıştır.

Son olarak, 17 Aralık 2014 tarihinde mevcut hükümetin 4 Bakanının çocuklarına yapılan operasyonlar sayesinde tekrar ülke gündemimizin ilk sıralarına oturmuştur. Hatta 30 Mart 2014 seçimleri yolsuzluk tartışmaları ekseninde gerçekleşmiştir. Son olarak 4 Bakan hakkında TBMM de soruşturma komisyonu kurulmasına karar verilmiştir.

Son yıllarda yaşanan Yolsuzluklar sonucunda,demokratik sisteme olan güven zedelenmeye başladığı için,”demokrasi kültürümüz” de yeterince oluşamamaktadır. Özellikle 57. Hükümet döneminde yapılan yolsuzluk operasyonlarından sonuç alınamamış olması ve bunun ötesinde 4422 sayılı kanunun değiştirilmesi, operasyonların başındaki bakanın istifası gibi süreçler sonucunda, siyaset kurumuna olan güven zedelenmeye başlamıştır. Bunların yanında milletvekili dokunulmazlığı nın çok geniş kapsamlı uygulanması ve  bu kişilere dokunulamaması da siyasal sistemimize zarar vermektedir. TBMM de halen 47 milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması için düzenlenen fezlekeler görüşülmeyi beklemekte olup gündeme dahi alınmamaktadır.[i]

Anayasamızın 100. ve TBMM İç Tüzüğünün 107-113. maddelerinde ceza önsoruşturmasıniteliğinde denetimsel bir kurum olarak düzenlenen “Meclis Soruşturması, bu hukuki niteliğinden çıkarılıp adeta siyaset arenasındaki düellolarda kullanılan bir silah haline getirilmiştir.

Başbakanlar ve Bakanlar hakkında ağır ithamları içeren çok sayıdaki soruşturma önergeleri, siyasi partiler arasında birönergeler savaşına dönüşmüş ve rejimin teminatı olması gereken siyasi partiler, giderek bir kan davasına itilmiştir. Bu soruşturmalar, hükümetin ve TBMM’nin zamanının büyük bir kısmını işgal etmiş, siyasi istikrarın zaafa uğramasının nedenlerinden biri olmuş ve önemli yasaların çıkmasını da engellemiştir.

Sonuç ta yolsuzluklarla mücadele etmek yerine, karşılıklı aklama anlaşmaları ile siyasi malzeme aracı olarak kullanılmaktan öteye gidilmemiştir.

Ülkemizde yıllardır aynı süreçler yaşandığı için,”demokrasi kültürü” yeterince gelişememektedir. İnsanlarımız ne “vatandaş” ne de “seçmen” kimliklerinin gereklerini yerine getirmektedir.

Bireyler, “demokrasinin” kendi yararlarını da kapsayan “kamu yararının” ve kendi çıkarlarını da kapsayan “kamu çıkarının” korunmasına yaradığını görememektedir.[ii]

Tam tersine, mevcut siyasal sistem, özellikle de parti yapıları aracılığı ile “demokrasinin”, bireysel çıkar, adam kayırma, kendi yandaşına çıkar sağlama gibi yolsuzlukların aracı gibi işlediği hakkında yaygın bir kanı oluşturmuştur.

Siyaset, Türkiye’de, “kamuya hizmet etmenin” değil, “bireysel olarak yükselmenin ve zengin olmanın bir aracı” olarak görülmeye başlamıştır.

Özellikle  siyasal liderlerin iktidarlarını sürdürebilmeleri için, çevrelerine bireysel çıkarları ön plana alan kişileri toplamaları, bu yozlaşmayı daha da arttırmakta ve bir kısır döngüye çevirmektedir: Kalitesiz liderler, çıkarcı çevreyi üretmekte, bu çevre de ancak kendi sayesinde başta kalan kalitesiz liderleri desteklemektedir.

Böylece, lider ve çevresi arasında bir “çıkar bağı”, bir “kara ilişki” ortaya çıkmakta ve bu ilişki, parti farkı gözetmeksizin, tüm politikaya ve bu yolla tüm ülkeye egemen olmaktadır.

Ayrıca, politikacıların bu özelliği, önce bürokrasiye, sonra da tüm kamuoyuna, “örnek” olarak da kötü bir etki yapmakta, adeta eğitim yoluyla, sürekli bir ahlak yozlaşması, bir rüşvet ve yolsuzluk yaygınlaşması tüm ülkeyi pençesine almaktadır.

Bütün politikacıların şu ya da bu nedenle, bu rüşvet ve yolsuzluk mekanizmasına bulaşmasından dolayı, rüşvetin ve yolsuzlukların hesabının siyasal olarak sorulamamasından doğmaktadır.

Aslında bu durum son derce vahim bir soruna işaret etmektedir: Rüşvet ve yolsuzluğun önlenmesi, yasal düzenlemelere bağlıdır. Oysa yasal düzenlemeleri yapacak olan politikacılar bizzat rüşvetin ve yolsuzlukların üreticisi durumunda olduklarından, durumu düzeltecek yasal önlemlerin alınması olanaksızlaşmaktadır.

Yolsuzluk amaçlı oluşturulan çıkar ve baskı gruplarının devletlerin politikalarını etkileyerek piyasa düzenine yön vermesi veya kendi aralarında ortaklıklar oluşturarak piyasaları kontrol altına almaları sonucu ekonomik büyüme, kalkınma ve ilerleme üzerinde ki olumsuz etkileri sonucunda, genellikle uzun vadede sonuçlar içermesinden dolayı araştırma ve geliştirmeye kaynak aktarmamaları sonucunda ,bilim ve teknolojide ki yenilikler takip edilemeyeceği için sürekli yüksek maliyetler gerektiren eski teknolojiler ile üretim yapılmak durumunda kalınmaktadır. Ayrıca bu baskı gruplarının ve organize suç örgütlerinin ulaşmış oldukları kaynakları ülke siyasetinin belirlendiği seçim dönemlerinde siyasetin finansmanında kullanmaları sonucu yada doğrudan kendi adamlarını para gücüyle aktif siyasete sokmaları sonucu siyasal sistemde büyük oranlı tahribatlar meydana gelmektedir.

Yolsuzluk, piyasa ekonomisine olan güveni zedelediği gibi demokrasinin meşrûluğunu azaltmaktadır. Özellikle geçiş dönemindeki ülkelerde, demokrasi ve piyasa ekonomisine karşı yükselen seslerin ardında yolsuzluk yatmaktadır. Böylece yolsuzluk, demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişi yavaşlatabilmekte hatta durdurabilmektedir. Bu suretle siyasal sistemde tıkanmalara yol açmaktadır.

Bütün bunların yanında, Demokrasinin en temel ilkesi olan       “başarısız olan iktidar yerini bir başkasına bırakır” ilkesi de iktidardaki partilerin kamu imkanlarını çoğu kez parti  yada partilileri lehine kullanmak suretiyle elde ettikleri büyük fonları kullanmak suretiyle işletilmemektedir.[iii]

Türkiye gerçeğin de üzerinde önemle durulması gereken başka bir hususta, seçimlerde tarikatlar ile olan ilişkilerdir. Oy uğruna tarikatlarla yapılan pazarlıklar daha genç bir Cumhuriyet olan Türkiye de demokrasinin gelişimini engelleyen başka bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. Siyasi propaganda yöntemlerinde meydana gelen çeşitlilik  ve seçim zamanlarında yapılan yüksek miktardaki seçim harcamaları da siyasetin pahalılaşmasına neden olmaktadır. Bunun sonucunda siyasetçiler işadamları ile değişik ilişkiler girmektedirler. Siyasal Partiler yapılan bağışlara getirilen sınırlamalar ile parti harcamalarına getirilen sınırlamalar da çok yetersiz ve yaptırımsız kalmaktadır. Hele ayni bağışlara herhangi bir sınırlamada getirilememektedir. Partilerin milyarlarca tutarı olan otel,bina , uçak gibi giderleri işadamlarınca karşılanmaktadır. Varlıklı işadamları ile bu şekilde ilişkiler kuran partiler, kuşkusuz ağır diyet borçlarına girmektedirler.[iv]

Türk siyasetçisinin yapısı ile ilgili değerlendirme yapan Ertuğrul KUMCUOĞLU bir makalesinde siyasetçilerin amacının  “Türkiye’de çok partili düzenin oturtulmaya çalışıldığı 1950-1960’lı yıllarda genelde siyaset yapmanın, özelde ise milletvekili olmanın temel amacı, kişinin toplumsal statüsünü belli bir ölçüde yükseltmek, gelir seviyesini ise az çok iyileştirmek” olduğunu belirtmiştir.  Aynı makalede özellikle 1980 sonrası yaşanan yolsuzluklar sonucu, siyasetçinin başka arayışlara girdiğini belirmektedir. Bu arayışların başında ise “siyasetçinin amacının itibardan çok güç tutkusu olarak değiştiği için güce giden yolunda servet birikimine geçmesinden dolayı siyasetçilerin siyaset yapmadaki amacın servet birikimi yapmak olarak değiştiğini” belirtmektedir.[v]

Siyasetçinin  siyaset kurumuna olan bakışında ki bu yanlış gelişmenin yanında, Türkiye deki partilerin yapısı ve seçim sistemi dolayısıyla milletvekili adayların belirlenme sürecindeki genel merkezlerin  ağırlığı nedeniyle milletvekilleri genel başkanlarına aşırı bağımlı hale geldiği için, siyasal yozlaşmanın engellenmesi konusunda fikirlerini serbestçe söyleyememektedir. Genel başkanlar ise dar bir yakın kadro ile çalıştıkları için yolsuzluklar konusunda kısır döngü kırmak da mümkün gözükmemektedir.

Bunun sonucunda siyasi partiler, halk tarafından genellikle “menfaat ortaklığı” şeklinde görülmeye başlanmıştır.[vi]

Ayrıca siyasetçilerin yolsuzluk yapmak uğruna popülist  politikalar uygulaması sonucu, seçim meydanlarındaki bol keseden sunulan vaatler sonucunda vatandaşın siyaset kurumuna olan güveni de kaybolmakta ve bu suretle demokrasi dışı arayışlar başlamaktadır.

Kanımızca Yolsuzluk ile Mücadele de Siyasi Otorite yalnızca yasa koyucu yönüyle yer almalıdır.

Yoksa ülkemizde sık sık yaşandığı üzere her seçim sonrası yeni Yolsuzluk Komisyonları kurulacak ve önceki dönem tekrar yolsuzluk ile suçlanacaktır.

Bunun için Yolsuzlukla mücadele tarafsız ve özerk kurumlar vasıtasıyla yapılmalıdır.

Aksi takdirde  siyaset kurumuna ve siyasetçiye olan güven giderek zedelenmektedir.

Yolsuzluklar bir taraftan, hukuk devleti ilkesini temelden zedelemekte, diğer taraftan ise   ‘bütün vatandaşlar kanun önünde eşittir’ şeklindeki, Anayasa ilkesini de ortadan kaldırmaktadır. Bunların yanı sıra yolsuzluklar, siyasi otoriteye duyulan saygıya büyük zarar vermektedir. Siyasi otoritenin halk desteğinden yoksun kalması ise devlet ve milletin yabancılaşmasına neden olmaktadır.

Halbuki Türk Milleti’nin tarihinden itibaren gelen en büyük seciyesi, devlet kavramına olan bağlılığı ve saygısıdır. Yaşadığımız olaylar sonucu en önemli tehlike bize göre bu seciyenin sorgulanır hale gelmesidir. Yıllarca dış mihrakların yıkmak isteyip de yok edemediği bu kavram ne yazık ki yaşanılan yolsuzluklar nedeniyle, artık tuzun da kokmaya başlamasıdan dolayı kendiliğinden sorgulanır hale gelmiştir.

Bugün için yolsuzlukla mücadele tek başına hiçbir kuruma veya kuruluşa bırakılamayacak kadar önemli bir husustur. Başarıya ulaşmak için demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan, Yasama, Yürütme, Yargı erklerinin yanı sıra medya ve sivil toplum kuruluşlarının hep birlikte, milli bir mutabakat çerçevesinde mücadele etmesi gerekmektedir.

Bu nedenle yolsuzlukla mücadeleye, milli birlik ve bütünlüğümüzün korunması açısından geç kalınmadan bir an önce başlanmalı, gerekli yasalar öncelikle çıkarılmalı, bürokratik sistem bir an önce yeniden yapılanmalı ve yolsuzlukla mücadele için şart olan toplumsal destek de biran önce sağlanmalıdır.

Bu suret ile İsmet İnönü’nün “bir ülkede namuslular, en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o ülkede kurtuluş yoktur” sözünden hareketle vatansever namuslu insanların cesaretlendirmeleri ve namusluların da en az namussuzlar kadar cesur olmaları ve bu kötü gidişe artık dur demeleri için cesaretlendirilmeleri lazımdır.

 

[i] Saygı ÖZTÜRK, 12.05.2003 Tarihli Star Gazetesi

[ii] PROF.Dr. Emre KONGAR, Kamuda Rüşvetin Toplumsal Nedenleri Sempozyumu

[iii] TESEV YAYIN NO.24 s.18 2001

[iv] Bülent ECEVİT, Yeni Türkiye Dergisi,sayı 13 S.37

[v] Ertuğrul KUMCUOĞLU Yeni Türkiye Dergisi Sayı 13 S.144

[vi]Kamuran İNAN Yeni Türkiye Dergisi Sayı 13  S. 355

Hakkında admin

Check Also

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR/ABDULLAH ÇAVUŞ(25.09.2020)

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR Abdullah ÇAVUŞ/Bağımsız Denetçiler Derneği Başkanı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×