Anasayfa / Manşet / SU BARIŞI YAZARI:LÜTFİ ŞEHSUVAROĞLU

SU BARIŞI YAZARI:LÜTFİ ŞEHSUVAROĞLU

 

SU BARIŞI

YAZARI:LÜTFİ ŞEHSUVAROĞLU

1995 yılında Alan Bulloch ve Adel Darwish adlı yazarların (Ortadoğu uzmanı ilan edilen bu senaristler iki konu üzerinde kitapçıklar yazıp duruyor; biri su, diğeri Kürtler) “Su Savaşları” başlığıyla yayınladıkları kitap, öteden beri sahip olduğum endişelerin hiç de boş yere olmadığını kanıtlamıştı.

“Su Savaşları” senaryolarına göre Türkiye, suyun en kıt olduğu bir coğrafyada su zengini olarak yaşayamazdı ve bölge ülkeleriyle arasında bir su savaşının çıkması kaçınılmazdı.

19 ve 20. asırlar petrol savaşlarına sahne olmuştu ve 21. asır su savaşları senaristleri için geniş ve derin ilham kaynakları vasatı hazırlar gibiydi. Bütün bunların üstüne yaşanan küresel ısınma ve kuraklık emareleri, senaristler yanında meseleyi toplumsal tasdik zeminine de taşıyordu.

Hemen herkes hatta emperyalist projelere karşı duruş sergilediğini zanneden çevrelerde bile su savaşları senaryaları ilgi çekiyor, ilgi çekmenin ötesinde normal bir süreçmiş gibi algılanıyordu.

İşte size en ilginç örnek: 12 Ağustos 2007 tarihli Vakit gazetesinin arka sayfasını baştan başa doldurmuş başlık: “Su Savaşı Kapıda”

Gazete, İngiliz İndependent gazetesinin haberini aktarıyor, ama bu habere adeta iman derecesinde sadık kalarak meseleyi okuyucusuna taşıyor. Okuyucusunu sanki bir su savaşına hazırlıyor. Vakit gibi radikal bir gazete bile su sorunu etrafında küresel mesaj üreten çevrelere uyumlu yayın yapabiliyor, sorunun farklı boyutları olabileceğini aklına getirmiyor, dahası Türkiye’deki araştırmaları bile hatırlamak istemiyor.

Belki birkaç defa “Su Barışı” kitabımızı tanıtmalarına rağmen kendi hafızasına başvurma gereği duymamış; Su Savaşları senaryolarına karşı kendi coğrafyasından sesleri, görüşleri, idrakleri paylaşmak, söz konusu yazısının içine katmak lüzumunu hissetmemişti.

Aynı basiretsizliği diğer gazeteler de defalarca sergilediler. Hemen her gazetede yer alan bir haber: “6 yıl önceki uyarı: Sıkıntı Kapıda”

Su sorunu yaşanacağını komisyon bile uyarmıştı

Türkiye’de yaşanan kuraklık ve su sorunu 2001 yılında da TBMM gündemine geldi. Su konusunda kurulan, 4 ay çalıştıktan sonra 141 sayfalık rapor hazırlayan komisyon uyarmıştı: “Türkiye su konusunda sorun yaşayacaktır. ”

Birçok yerli yabancı gazete ve dergide kuraklığın Orta Anadolu’yu vuracağı, Kızılırmak havzasının çölleşebileceği gerçeği yeralırken, aynı zamanda çevresinden de tehditler alacağı, su savaşının içinde bulunabileceği ulu orta yazılır çizilir oldu.

1995 yılında yayınlanan “Su Savaşları” kitabına karşı yazdığımız “Su Barışı” kitabı sözde bu küresel kurguya ve bazı kaçınılmaz olguların paylaşımının ötesine konulan strateji ve eylem planlarına karşı bir yeni strateji ve eylem planı alternatifi geliştirme çabasıydı.

Birçok kesimin haberdar olmasına ve ilgilenmesine rağmen Su Barışı’ndaki çözümleme ve teklifler layık-ı veçhile değerlendirilemedi.

Eğer kitaptaki strateji ve eylem planı hükümetlerce algılanıp anlaşılabilse ve bir miktar hayata geçirilebilseydi, bugün bu noktada olunmazdı. Bana göre Irak’a müdahale bu noktaya gelmez, küresel güçler bölgede istedikleri senaryoyu hayata geçirme cesaretini bu denli bulamazlardı.

Büyük Ortadoğu Projesi yerine ikame olunabilecek bir Su Barışı için kitap düşünce platformu inşa edilebilir, bölge bilincinin bin yıllık terkibinin izdüşümleri keşfedilebilirdi.

Ardından gerek TEMA Vakfı, gerek diğer doğal hayat vakıflarıyla ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı işbirliğiyle birkaç su toplantısı düzenlenmesine katkıda bulunduk.

Bunlardan biri, “Toprak ve Su Kaynaklarını Muhafaza ve Geliştirme” başlığını taşıyordu. Burada sunduğumuz tebliği de daha sonra kitaplaştırdık. “Strateji, Yönetim ve Eylem Planı” adını taşıyan bu sunum TEMA Vakfı yöneticileriyle de paylaşıldı. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Ziraat Bankası öngörülen bazı konularda birkaç icraat yapmakla birlikte ne yazık ki su ve toprak kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi bahsinde yolun daha başındayız.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Köy Hizmetleri Teşkilatı’nı Toprak ve Su Kaynakları Geliştirme birimine çevirirken Ziraat Bankası da Bakanlıkla birlikte damlama su sistemini geliştirme açısından yeni bir kredileme yolunu açıyordu.

2007 yılı yazında ise yaşanan kuraklık, daha önce hükümetin ilgili bakanları tarafından bir basın toplantısı ile yalanlamakla birlikte aradan bir iki ay geçtikten sonra hemen herkes tarafından kabul edilen bir gerçek oldu ve daha ötesi yaşanan kuraklık başta başkenti vurdu. Ankara’nın suyu kesildi.

“Altınızdan su çekilirse size kim su verebilir” ilahi uyarısı bile hatırlanmak istenmedi. Ankara yaşanan politik kaos ve tartışma ortamı içinde su meselesini de medya, siyaset, rantiye, bürokrasi karesinde aktüalite mevzuunun dışına çıkaramadı.

Kimi Kızılırmak’tan su getirmeyi büyük proje olarak sunarken, kimi buna karşı çıkıp suyun Gerede’den getirilmesi gerektiğini âdeta ideolojik bir çözüm gibi sunabildi. Sağ ve sol tartışmaları da bu çerçevede yapıldı. Melih Gökçek ve karşıtları ile Kızılırmak ve Gerede’ciler aynı cepheleri oluşturdular.

Hasan Celal Güzel de 12 Ağustos 2007 tarihli Radikal’de “Ankara’nın Su Sıkıntısı” başlığını Melih Gökçek’i savunmak psikolojisine dayadı. Melih Gökçek’e haksız yere saldırılıyordu. Gökçek dünyaca tanınmış bir belediye başkanımızdı ve onu sorumlu tutmak büyük haksızlıktı.

Yazının ara başlıkları bile amacı ortaya koyuyordu: Melih Gökçek en başarılı belediye başkanıdır… Su sıkıntısının sorumlusu Gökçek değildir… Nankörlük etmeyelim…

Ankara için âcil eylem planı

Oysaki, genel olarak dünyada ve Ortadoğu’da, özel olarak da Türkiye’de ve bilhassa Ankara’da gelecek onyıllar süresince yaşanacak olan ve şimdikinden daha büyük travmalara yol açacak “Su Sorunu” günlük politik veya duygusal yaklaşımların fevkinde bir idrak ve bilgi çerçevesinde değerlendirilmesi ve üzerine gidilmesi gereken bir konudur.

Acilen Ankara için politik tartışmaların ve cehaletin dışında bilimsel olarak bir strateji, yönetim ve eylem planı ortaya konmalıdır.

Su ve Toprak Kaynaklarının Muhafazası ve Geliştirilmesi için Strateji, Yönetim ve Eylem Planı araştırmamızda ele aldığımız gibi konu temelde dört aşama ve çerçevede ele alınmalıdır.

1. Küresel yaklaşım

2. Bölgesel yaklaşım

3. Ülkesel yaklaşım

4. Yerel yaklaşım

Bunların hepsi de birbirinden vareste değildir ve bir bütüncül bakış açısının mütemmimleridir. Ankara için eylem planı da bu dört çerçveden vareste değildir.

Dolayısıyla bir su yönetimi strateji ve eylem planı hazırlanırken bu basamakların da yönetimini bir eşgüdüm boyutunda düşünmek gerekir. Yerel, ülkesel, bölgesel ve evrensel bir su yönetimi kurgulanabilmelidir.

Ankara, su ekonomisinin temel disiplinleri dışında herhangi bir su politikasının uygulanabileceği bir şehir olmayıp, ayrıca bir başkent olarak da şehirleşme hedefleri doğrultusunda ele alınması gereken bir şehirdir.

Su ekonomisinin temel disiplinleri:

1. Hidrolik yapılar su ekonomisi

2. Yerleşim yerleri su ekonomisi

3. Atık ekonomisi

4. Şehir planlama

5. Arazi planlama, Toprak –Su

Bu disiplinler paralelinde şehirleşme hedef ve sosyal çatışma algılamalarının iyileştirilmesi, birinci misyon olarak ele alınmalıdır. Sonra drenaj ve atık sistemleri teknolojisini yaymak gerekmektedir. Üçüncüsü su altyapı mühendisliği ve ekonomisini kurgulamak ve oturtmak şarttır. Sonra geri dönüşüm teknolojileri ve ekonomisi geliştirilmelidir. Bütün bunların her kademesinde su ve toprak kaynaklarının muhafazası ve geliştirilmesi temel görevdir.

Herşeyden önce bir başkent bütün göçlere açık hale getirilecek midir? Başkent’e olan yoğunlaşma başkaca cazibe merkezleri ve çevre kentler marifetiyle emilecek midir? Bir bürokrasi başkenti ve her türlü kirliliğe ve çevre sorunlarına açık olan bir kent, bir tas gibi çukur kent, sanayileşme, toplu konut ve benzeri cazibe unsurunu artıracak uygulamalara fırsat vermeli midir?

Ankara bir saniyi şehri mi olmalıdır? Ankara, dar arsa imkânlarına rağmen büyütülmeli midir? Hızla göç alan bu kentin uzun vadeli (20, 50, 100 yıllık) perspektifleri nelerdir? Ankara’nın su ekonomisi, yönetimi ve stratejisi sadece bir belediye başkanının inisiyatifine bırakılır mı?

Su ekonomisinin 5 temel disiplini ve her su yönetiminin 4 başlıkta toplanan yaklaşım tarzı Ankara örneğinde akıl sahiplerine ne vazetmektedir?

Mahalli plan, bölgesel plan, ülkesel plan ve global-küresel plan perspektifi nasıl olmalıdır? Küresel su yönetimi, bölgesel su yönetimi, ülkesel su yönetimi ve mahalli su yönetimi arasındaki ilişki nasıl planlanmalıdır? Türkiye henüz bu ilişkileri kurma kabiliyetini haiz midir, bunun için kurgu ve düşünce platformu var mıdır? Bu olmadan su bakanlığı kurulsun demekle su sorunları halledilmiş olunacak mıdır?

Mahallin, bölgenin, havzaların, ülkenin bütün su kaynakları bir başkente veya gelişmesi durdurulamayan çarpık devasa kentlere mi akıtılacaktır yoksa su ve toprak kaynakları daha rantabl kullanılarak çevre kentler mi inşa edilecektir? Başkent’in irileşmesi onu kendi kendini yiyen bir canavara mı dönüştürecektir, başkaca cazibe merkezleri mi yaratılacak ve/veya diğer tedbirlerle göç kontrol altına mı alınacaktır?

Diğer ülkeler başkentlerini nasıl bir su, toprak ve şehirleşme politikaları çerçevesinde korumuşlardır? Washington, Londra, Roma gibi başkentlerde hangi uygulamalar yapılmıştır? Başkentlerinde tek bir çivi bile çakılmasına izin vermeyenler, acaba gelişmenin ne olduğunu bilmiyorlar mı? Bu başkentlerin belediye başkanları, sanayi odası başkanları, TOKİ başkanları yok mu? Onlar, şehirlerinin gelişmesine niçin izin vermiyorlar?

Ankara’nın büyümesinin durdurulması gerekir

Ankara için nasıl bir ulaşım ve imar planı yapılıyorsa bunlara eşgüdümlü bir su ve toprak ekonomisi uygulamak, bir yeni su yönetimi, stratejisi ve eylem planı meydana getirmek başta hükümetin, merkezi idarenin görevidir. Belediye ancak bu ülkesel perspektif ve politika paralelinde yardımcı olacaktır/olmalıdır.

Ankara, bir başkent olarak büyümesi durdurulması gereken bir şehirdir. Sanayileşme ve şehirleşme politikaları hedefi olarak tarım nüfusunun azaltılması, tarımda çalışan nüfusun baskısının emilmesi, sanayinin istediği iş gücünün temin edilmesi için yaşanması gereken iç göç yaşanmış ve köyden kente, doğudan batıya göç olgusu sanayi şehirlerinin yeni insan gücünü çekmiş, onlar için yeni konutlar, mahalleler inşa edilmiş ve tabii olarak da bu süreç, birçok menfi çıktılarına rağmen genelde gelişimi müsbet tetiklemiştir. Türkiye artık 30’lu yılların Türkiye’si değildir ve köylü nüfus yüzde 90’lardan önce yüzde 70’lere, sonra yüzde 40’lara kadar düşürülmüştür. Şehirleşme için temelde iki yaklaşım sergilenmiş: Liberal bakış açısı, hiçbir müdahale önermezken planlı sistem bazı teşvik uygulamaları ve önceliklerle sanayileşme ve şehirleşme olgusunu 5 yıllık planlar ve destekleme politikaları içinde tutabilmeyi amaçlamıştır. Bazen tarım kentleri veya köykentler adı altında öneriler de olmuşsa da bu öneriler bizzat önerenler tarafından bile layıkı veçhile değerlendirilememiş, hatta doğru anlaşılabilmiş bile değildir. Ankara 300 bin nüfuslu planlı bir kentten 6,5 milyonluk dev bir şehre dönüşmüştür. Belediye başkanları arasında kim daha çok kat müsaadesi veriyorsa saygıya layık görülmüştür. Yeşil alanları, gecekondu bölgelerini apartmanlarla kim dolduruyorsa, en iyi belediye başkanı sayılmıştır. Şüphesiz insanlara ucuz konut tedarik etmek, bunların çalışacağı sanayi siteleri meydana getirmek ne kadar da saygıya layıktır!

Belediyelerin konut alanları ve sanayi siteleri meydana getirmesinin dışında da TOKİ çok başarılı inşaatlar yaparak onlarca yerleşim yeri meydana getirdi. Bütün bu aparmanlara oturan insanların içme ve kullanma suyu ihtiyacı ve yediklerini tahliye edebilecekleri kanalizasyon sistemleri için daha bir o kadar su tüketimine yol açacakları bilinmez birşey miydi? Su toplama havzalarına yapılan konutlar, su-toprak-hava devridaimini engelleyen uygulamalar daha nereye kadar sürdürülebilecekti?

Dünyadaki uygulamalar da gözardı edildi. ABD’nin başkenti Washington yirmi yıl önce de 400 bindi şimdi de 400 bin… Bu başkente tek bir çivi çakılmasına bile izin verilmedi. Ya diğerleri? Londra, Roma… Eski kente dokunuluyor muydu? İkinci Dünya savaşı sonrasında Londra da cazibe merkezi oldu ve müthiş bir yığınlaşma meydana geldi. İngiliz hükümetleri mahalli idareler bakanlığı ihdas ederek başkente olan göçü durdurmak için tedbirler geliştirdiler. Şehrin etrafına önce üç, sonra yirminin üstünde yeni çevrekentler meydana getirildi. Londra’da ne varsa o kentlerde de vardı. Yeni üniversiteler bu kentlerde açıldı.

Bu örnekler ışığında Ankara ve İstanbul gibi artık nüfus çekmemesi gereken kentlerde üniversite açılmamalı, tek bir yapıya bile izin verilmemeliydi.

Su Bakanlığı çok iyi

planlanmış bir strateji yönetim

ve eylem planının gereği olarak şekillenmelidir

Şimdi yapılması gereken birinci şey, evet, önce Başkent’e sonra İstanbul’a tek bir çivinin bile çakılmasını önlemektir. Bilakis evleri yıkıp yeşil alanlar açabilmeye cesaret etmektir. İstanbul için deprem hazırlıkları, Ankara için su sıkıntısı radikal bir çözüm için belki bir fırsat olarak kullanılabilir ve bugüne kadar yaşanan çarpık kentleşme ve sanayileşme dizginlenip yeni gelişme tirendleri uygulanabilir.

1. Bütün ülkenin su havzaları tek bir havza mantığı içinde değerlendirilmeli, bütün su kaynakları tıpkı elektrik enerjisinde olduğu gibi ulusal bir enterkonnekte sistemine dahil edilmelidir.

2. Su havzaları, toprak ve su kaynakları, şehirleşme ve sanayileşme hedefleri ve programları yerel yönetimlerin inhisarından hatta maniplasyonundan kurtarılmalıdır. Hatta orman, çevre, tarım, sanayi, bayındırlık, ulaştırma, ve bütün su yatırımları, bitkisel üretim ve yapılaşma entegre bir stratejinin ayrılmaz parçası – mütemmim cüzleri olmalı; asla her biri bir diğerinden ayrı ele alınmamılıdır. Bu çerçevede kamu reformu tasarıları yeniden gözden geçirilmeli, bütün bir ülkenin su kaynaklarını ilgilendiren, koskoca bir havzayı kapsayan uygulamalar ve doktrinler, bir tek belediyeye bırakılmamalıdır. Yahut da mahalli yönetimler ülkesel hedefleri algılama ve doğru eylem planında uygulamalara katılma noktasında geliştirilmeli, eğitilmelidir.

3. DSİ ve Köy Hizmetleri su yatırımları bakımından çok önemli projelere imza attılar. Birçok baraj ve gölet yaptılar. Ama bu arada sulak alanların yok olmasına da çok önemli katkılarda(!) bulundular. Bu büyük yanlıştan son zamanlarda bilinç olarak kurtulmuş olsalar da hâlâ yaptıkları yanlışlarla övünen bir kurumsal psikoloji sarmalındalar. DSİ, GAP, Köy Hizmetleri Orman, Çevre, Tarım ve diğer bütün disiplinlerle ve kurumsal yapılarla daha koordineli çalışmalıydı.

4. Su ve toprak kaynaklarının korunması ve geliştirilmesi bahsinde gerçek bir otorite ne yazık ki yoktur. İsrail’de bile 27 adet su otoritesi mevcuttur. Türkiye’de son günlerde gündeme gelen Su Bakanlığı sadece sorun kapıya dayandığı ve acısını hissettirdiği için değil, daha kapsamlı ve gerçekten çok iyi planlanmış bir strateji yönetim ve eylem planının gereği olarak şekillenmelidir. Daha önce teklif ettiğimiz su konseyi bir an önce toplanmalı ve önce ne bildiğimiz ve sorunun gerçekte ne olduğu masaya yatırılmalıdır. Nasıl bu ciddi mesele bir belediye başkanının günlük telaşlarına bırakılmaması gereken bir konu ise sadece bir DSİ mühendislik kaygısı ve baraj sanatına da bırakılmayacak bir konudur.

5. Emanete hıyanet etmemek, inandığına eş koşmamak, haddini aşmamak, akletmek ve daha birçok ilahi uyarı ile birlikte iletilen su ile ilgili ayetler, su ile peygamberi eş tutan şiirimiz ve sayısız kültürel veriler su ile ilgili strateji, yönetim ve eylem planımızın derin felsefesini de tayin etmektedir.

6. Bütün bunların yanında elbette tasarruf ve suyu kullanma sanatı yolunda da pratik bilgi ve tecrübelere başvurulmalıdır.

Bunların dışında geri dönüşüm teknolojisinin ve pratiklerinin geliştirilmesi gelmektedir. Su tasarrufu bakımından geniş halk kitlelerinin hayata geçirebileceği davranış kodları kitle iletişim vasıtaları eliyle yayımlanmalıdır. Bunun için kültürel vasat da mevcuttur.

Toprak ve Su Enstitüleri açılmalı

Tarımsal sulamadaki yüzde 70’lere varan yüksek oran aşağı çekilmeli, cazibe sulama tekniklerinden damla sulama tekniklerine geçilmeli, su tevzii de israfı en aza indirecek tekniklerle yapılmalıdır. Ürün deseni ile tarım sanayi entegrasyonu korelasyonu gerekli eşgüdüm teknikleriyle sağlamlaştırılmalıdır. Uygun ürün deseni su tasarrufu için en önemli faktördür. Toprak ve su dengesi tesis edecek, toprak erozyonunu önleyecek, su havzalarını su toplama sistemlerinin geliştirilmesini sağlayacak tedbirler alınmalıdır. İçme ve kullanma suyu ile sanayi suyunda da pratik bilgiler kamuoyuyla paylaşılmalı, bu yoldaki örnek davranışlar ve uygulamalar ödüllendirilmelidir.

Üniversitelerin ilgili fakültelerinde şu dersler müfredat programına alınmalıdır: Su ekonomisi ve yönetimi… Toprak ve su muhafaza sistemleri ve geliştirilmesi… Su politikaları… Ayrıca üniversitelerin bazılarında bölgesine uygun olarak ya “Toprak ve Su Enstitüsü” ya da “Su Enstitüsü” açılmalıdır.

Ankara için acil bir eylem planı hazırlanmalı, imar planları yeniden gözden geçirilmeli, sanayi tesisleri çevre kentlere kaydırılmalı, yeni bir üniversite açılmasına izin verilmemeli, yeni toplu konut alanları icad edilmemeli, konut ve sanayi için arsa üretimi durdurulmalı, kaçak yapılaşma olan yerlerdeki yapılar ruhsatlı yapılar haline dönüştürülmemeli, ruhsatsız yapılan tüm inşaatların arsalarının yeşil alana dönüştürülmesi prensibi mevzuata yerleştirilmeli; hiçbir encümen yeşil alan ve parklar için ayrılmış arsaların hüviyetini değiştirememeli, son on yıl içinde bu şekilde mahiyeti değiştirilmiş arsa varsa bunlar tekrar eski hüviyetlerini kazanmalı, yeşil alanı yapılaşmaya açan yetkililer hakkında yüz kızartıcı suçtan yargılanmalarını sağlayacak kanunlar çıkarılmalıdır. Bu kanunlarda söz konusu fiilleri işleyenlerin milletvekili ve belediye seçimlerine aday olamayacakları hükmü yer almalıdır

Hakkında admin

Check Also

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR/ABDULLAH ÇAVUŞ(25.09.2020)

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR Abdullah ÇAVUŞ/Bağımsız Denetçiler Derneği Başkanı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×