Anasayfa / Manşet / YOLSUZLUĞUN OLUŞUMUNDA VATANDAŞIN ROLÜ VE DEVLETİN MALI DENİZ  ANLAYIŞI-Abdullah ÇAVUŞ/E. VERGİ MÜFETTİŞİ

YOLSUZLUĞUN OLUŞUMUNDA VATANDAŞIN ROLÜ VE DEVLETİN MALI DENİZ  ANLAYIŞI-Abdullah ÇAVUŞ/E. VERGİ MÜFETTİŞİ

YOLSUZLUĞUN OLUŞUMUNDA VATANDAŞIN ROLÜ VE DEVLETİN MALI DENİZ  ANLAYIŞI

Abdullah ÇAVUŞ/E. VERGİ MÜFETTİŞİ

Yolsuzluğun geçmişi, insan topluluklarının yöneten-yönetilen olarak kendi içinde ikiye ayrılmasına kadar uzanır. Yöneten-yönetilen ayrımının olmadığı bir toplumda yolsuzluktan söz etmek imkânsızdır. Doğası gereği her zaman her yerde kamu gücünü elinde bulunduran yönetenler aslında yönetilenler karşısında sayıca küçük bir azınlıktır.

Önceleri yönetenlerin yani iktidarı elinde bulunduranların çıkarı toplumun çıkarıymış gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Zamanla bu anlayış değişmiş, yerine egemen sınıfın çıkarı düşüncesi geçmiş, ancak uzun savaşımlar sonucunda bazı ülkelerde toplumdaki sınıfsal dengelerin yeniden kurulmasıyla, ulusal-kamusal çıkar kavramı varlık kazanmıştır.

Türkiye’de esas olarak, vatandaşların nezdinde ki yozlaşmanın başlangıcı ise, iç göç olgusunun ivme kazandığı, hukuk devleti kurallarının, yanlış bir popülizme kurban edildiği 1950’li yıllardan başlayan bir gecekondulaşma olayı ile çok yakından bağlantılıdır.

Sanayileşmeye dayalı olmak yerine, tarımdaki makinalaşmanın ortaya çıkardığı bir iç göç olgusu da, 1950’li yıllardan beri, Türkiye’yi etkilemektedir.

Siyasal iktidarların bu iç göç karşısında, arsa üretmek yerine, kaba kuvvetle yapılan gaspın meşrulaştırılmasına yönelik “gecekondu affı” politikaları, Türkiye’deki hukuk devletini sarsan en önemli olaylardan biridir.

Çünkü kırsal alanlardan gelerek, mafya ve benzeri örgütler aracılığı ile hazinenin, belediyelerin ve kimi zaman da özel şahısların mülkiyetinde bulunan arsaları gasp eden ve böylece zenginleşen aileler, bir süre sonra, bu yöntemi yaşamın tüm alanlarında kullanmaya başlamış ve sonuç da almışlardır.

Herkesin” rüşvet aldığı” bir yapı içinde, birey ile sistem arasında bir kısır döngü oluşmakta, bireyler sistemi, sistem de bireyleri besler hale gelmektedir.

Toplumda sınıfsal dengelerin bozulması, topluma egemen bir sınıfın yalnızca kendi çıkarlarını gözetmesi ya da daha geri bir aşamaya dönerek yalnızca ayrıcalıklı kişilerin çıkarları söz konusu olduğunda yolsuzluk için doğal bir ortam ortaya çıkmış demektir.

Bu nedenle de ulusallık, ulusal birlik, ulusal çıkar kavramları değer kazanmamış ya da değerini yitirmiş  ve bireylerin de bu kavramları üstün ahlaki değerler olarak görmediği toplumlarda yolsuzluklar birbirini izlemektedir.

Olaya TÜRK TOPLUMU açısından bakıldığında, özellikle 1980 li yıllardan sonra ülkemizde uygulanan politikalar sonucunda insanımızın fıtratında var olan, yardımlaşma, şükür duygusu, elde kileriyle yetinmeyi bilme duygularının yerini, ne yazık ki lüks yaşama isteği, kısa zaman da köşeyi dönme ve zengin olma isteği ,bencillik gibi duygular almıştır.

Yine bu yıllarda yaşanan bankerlik yolsuzlukları, hayali ihracatlar, devlet teşvikleri gibi olaylar sonucu siyaset bile bir para kazanma aracı olarak görülmeye başlanmıştır.

Bunun sonucu olarak insanlarımız “DEVLET MALI DENİZ YEMEYEN DOMUZ ” sözünden hareketle “YAPANIN YANINA KAR KALIYOR” düşüncesine kapılmış hatta yolsuzluk yapanları takdir eder hale gelmiştir.

Bütün bunların yanı sıra özellikle son yirmi yılda kültürel yapımızda meydana gelen bozulmalar da yolsuzluğu destekler boyutlara ulaşmıştır.  Prof.Dr. Emre KONGAR’a göre kültürel yapımız,  rüşveti iki biçimde desteklemektedir.

Birinci olarak, 1980’ lerden itibaren yaşanan süreç sonunda, ne yazık ki kültürümüzde, “BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR”, “DEVLETİN MALI DENİZ, ONU YEMEYEN DOMUZ” gibi “özdeyişler” yer almıştır.

İşin daha da acıklısı, bu “özdeyişlere” daha bir kaç yıl önce, “BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR” biçiminde çok daha “çağdaş” ve hatta güncel sözlerin de Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst makamlarına gelmiş kişiler tarafından katılmış olmasıdır. Böylece, “toplumsal değerlerimiz” adeta rüşveti özendirir bir hale gelmiştir.

İkinci olarak, kültürel yapının bir eksikliğinin bir başka toplumsal yansımasının, rüşvet olayının engellenmesinde işlevsel olamadığını görüyoruz. Bu yansıma, “kamu yararı” kavramının bir “vatandaşlık bilinci” biçiminde gelişmemiş olmasıdır.

Osmanlı döneminde “kul” anlayışı ile, “kamu yararı” kavramını “büyüklerine” bırakmış olan insanlar, Cumhuriyet döneminde de, “kulluktan vatandaşlığa” terfi ederken, sadece “bireysel çıkarlarının” bilincine varabilmişler, ama bireysel çıkarların da bir anlam ifade edebilmesi için gerekli alt yapının kaynağı olan “kamu yararı” kavramını ne yazık ki geliştirememişlerdir.

Böylece, “tarih ve tabiat varlıkları” gibi “kamu mülkiyetinde” bulunan yerlerin yağmalanarak, özel mülkiyete geçirilmesi sırasında, kimse kendi yararını da kapsayan kamu yararının yanını tutmamaktadır. Kentin en işlek yerine, yoğunluğu müthiş arttıran ve trafik dahil tüm yaşam etkinliklerini felç eden bir gökdelen dikilmesinde, kimse, “toplum yararı”nı düşünmemektedir. Yeşil alanların yağmalanmasında, kimse,  kendisi de dahil, kent halkının gereksinmesinin savunuculuğunu yüklenmemektedir.

Sonuç olarak sürekli yağmalanan ve bir süre sonra yaşanmaz hale gelen, içinde yağmacıların da yaşaması olanaksızlaşan kentler üretmekteyiz. Aynı biçimde “vergi mükellefi” ve “vatandaşlık” bilincimiz gelişmediği için,  bizim vergilerimizden gelen fonların,  ya da bizim mevduatımızdan kaynaklanan paraların ötekine berikine, kişisel çıkar uğruna kredi ya da teşvik olarak verilmesinin peşinde koşmamaktayız.

Hal bu ki, bugün için dünyada devletler arasındaki tüm ilişkiler ve dostluklar bile milli menfaatler üzerine kurulmuştur.

Bugünlerde ABD’nin Afganistan’a müdahalesi ile Irak’a müdahalelerinin arkasında da kendi menfaatlerinin varlığı, kendi yetkililerince de ifade edilmektedir. Keza ARAP BAHARI dedikleri de bir PAYLAŞIM oyunu olarak ortaya çıkmaktadır.

Yeryüzünde rüşvet ve buna benzer kamu düzenini bozan yöntemlerin yüzyıllardır mevcut olduğu, rüşvetin tarihçesinin devletlerin tarihleri kadar eski olduğu da bir gerçektir.

İnsanoğlunun bugün ulaştığı evrim düzeyi, yolsuzlukları olanaksız kılacak bir olgunluk düzeyinde değildir. İnanç sistemleri içindeki, tanrı ve cehennem korkusunun, genellikle insanoğlunu her eyleminde dürüst olmaya yöneltmediği bilinmektedir. Kültürün, etiğin, inanç sisteminin de ki  günah korkutmasından genellikle daha etkili olduğu da bilinen bir olgudur. Bu nedenle gelişmiş sanayi toplumlarında yolsuzluğun yaygınlık derecesi daha azdır. Kuşkusuz bu, büyük yolsuzluklar bakımından bu ülkelerin öne geçmesini engelleyici değildir.

Günümüzde küreselleşmeyle birlikte yaygınlaşan yolsuzlukla mücadele bir tek ülkenin değil, tüm dünyanın sorunudur. Yolsuzlukla birlikte artan ahlaki çöküntü, ülkelerin hem ekonomisini, hem toplumsal dokusunu, hem de demokratik sistemini zedelemektedir. Anılan nedenlerle  geçiş ekonomilerinde ve gelişmekte olan ülkelerde demokrasiye geçiş aşamaları uzamakta ve zorlaşmaktadır.

İki yüzlülüğün insan davranışlarına egemen olması nedeniyle (çoğunlukla kimse açıkça yolsuzluk yaptığını itiraf edemez, veya dolaylı olarak yolsuzluğa neden olduğunu, yolsuzluk yapanları bile bile siyasal-ekonomik zarar noktalarına getirdiğini kabullenmez) yolsuzlukla savaşmak sanıldığından daha zordur.

İnsanlar, inanç sistemleri veya dünya görüşleri ile davranışları arasındaki çelişkiyi her zaman meşrulaştıracak veya sıradanlaştıracak nedenler icat etmede halen çok başarılıdır.

Bu nedenle, vicdanları rahatsız olmadan ve topluma zarar verdiklerini fazlaca düşünmeden bireysel çıkarları azamileştirmeye öncelik verebilmektedirler.

Herkes kendi çıkarını azamileştirmek için aşırı gayret göstermektedir. Günümüzde, özellikle 1980’li yıllardan sonra herkes kısa yoldan köşeyi dönmek istemektedir.

Bu durum biraz da günümüzde ekonomiye egemen olan kapitalist sistemin telkin ettiği bir durumdur. Kapitalist sistemin en önemli unsurları olan firmalar açısından bakıldığında bu durum daha da net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Şirketlerin içini boşaltmaktan, sanayi casusluğuna, ihale yolsuzluklarına, rüşvet mekanizmalarının sistematikleşmesine kadar her şeyin doğal karşılanabileceği, ekonomik çıkar çekişmelerinin had safhaya vardığı bir dünyada yaşar duruma gelmiş bulunmaktayız.

Yolsuzlukların son on yılda hızla artış eğilimi göstermesinin altında sistemden gelen etkilerin de rolü bulunmakta olup, bu rol insanın doğasını olumlu yöne çevirmek yerine, daha da yozlaştırmaktadır.

Özellikle siyasal ve ekonomik karar alma noktasında bulunan, karar alma mekanizmalarında yozlaşma eğilimi daha bariz bir şekilde göze çarpmaktadır. Dünyada uygulanan küreselleşme politikaları da bu yolsuzlukları pekiştirici bir rol oynamaktadır.

TESEV’in çıkarmış olduğu “Hane Halkı Gözünde Türkiye’de Yolsuzluğun Nedenleri ve Önlenmesine İlişkin Öneriler” konulu kitapta Türkiye genelinde Ekim-Kasım 2000 tarihlerinde farklı mesleklere mensup farklı yerlerde ikamet eden 3021 kişi üzerinde yapılan ankette insan unsuruna dayalı yolsuzluğun nedenleri aşağıdaki gibi belirlenmiştir.

  • Kamu görevlilerinin maaşlarının özel kesime göre düşük olması
  • Kamu personelinin istihdamında atanmasında ve yükseltilmesinde liyakat esasının dikkate alınmamış olması. Bunun yerine siyasi tercih, hemşehricilik yada dini etnik tercihe göre değerlendirilme yapılması
  • Kamu personelinin çalışma performansıyla maaş politikası arasında uyumun olmaması. Çalışan yada çalışmayanın aynı maaşı alması. Maaşta çalışma statüsündeki farklılıklarından kaynaklanan uçurumlar. Örneğin, genel müdürden fazla maaş alan işçi statüsündeki odacılar.
  • Yolsuzluk durumunda yakalanma olasılığı ile alınacak cezanın ağır olmaması
  • Hesap sorabilecek sivil toplum örgütlenmesinin olmayışı yada etkisizliği
  • Toplumdaki ahlaki erozyon
  • Hızlı nüfus artışı

Bu günlerde ise artık kaybedilen eski güzel değerlerimizin tekrar toplum tarafından aranır hale geldiğini görmekteyiz.

Bunun sonucu her ortamda temiz toplum, temiz yönetim isteği yüksek sesle dile getirilmeye başlanmıştır. Temiz toplum ise, bireylerin Milli ve Manevi değerlerine sahip çıkmasıyla mümkün olabilecektir.

Kanımızca Yolsuzluk ile Mücadele de Siyasi Otorite yalnızca yasa koyucu yönüyle yer almalıdır. Yoksa ülkemizde sık sık yaşandığı üzere her seçim sonrası yeni Yolsuzluk Komisyonları kurulacak ve önceki dönem tekrar yolsuzluk ile suçlanacaktır. Bunun için Yolsuzlukla mücadele tarafsız ve özerk kurumlar vasıtasıyla yapılmalıdır. Yoksa siyaset kurumuna ve siyasetçiye olan güven zedelenmektedir.  Bu durum da ise toplumsal aynamız olan TBMM deki yansımalar vatandaş nezrin de daha da büyük ve yanlış boyutlara ulaşmaktadır.

Bu nedenle bu günlerde gelir ve servetlerini artırmanın yolunu devlete yanaşmakta bulan ve ter akıtmak yerine başkasının sırtından geçinmeyi, köşe dönmeyi erdem sayan insanların çoğunlukta olduğu bir toplum haline geldik. Dolayısıyla toplumumuz büyük bir ahlaki erozyon yaşamaktadır.

Şimdiye kadar, yolsuzluk ve rüşvet denildiğinde,  akla sadece bir iki kurum ve kuruluş gelirken, bu gün için, Devlet Tiyatroları, Türk Dil Kurumu, Üniversiteler gibi; ilimin, sanatın, iyiliğin, güzelliğin, eğitiminin yapıldığı ve toplumsal kültürümüzün oluşmasına yol açan kurumlarda da yolsuzluklara rastlanır olması olayın boyutları açısından oldukça düşündürücüdür.

Cumhuriyetimizin kurucusu yüce ATATÜRK “çalışmadan, yorulmadan, üretmeden, rahat yaşamak isteyen toplumlar, önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonrada istiklal ve istikballerini kaybederler” diyerek yıllar öncesinden gelecekte milletimizi bekleyen en büyük tehlikenin bugün yaşamakta olduğumuz üretmeden, çalışmadan nasıl olursa olsun, haram helal demeden, köşeyi dönme mantığına kapılmış olan toplum olduğuna dikkatleri çekmek istemiştir.

Biz diyoruz ki; yolsuzluk artık “Milli Birliğimizi ve Bütünlüğümüzü” tehdit eder hale gelmiştir. Bu nedenle çok geç kalmadan yolsuzlukla mücadele için ne gerekiyorsa kararlılıkla yapılmalıdır.

Sonuç olarak, toplumsal hayatımızın her alanında yaşanılan yolsuzluk, siyasal yaşam, milli kültür ve bürokratik yapılanmada ahlaki bir çöküntüye yol açmıştır. Ülkemizde bu gün yaşanan ekonomik krizin bize göre en önemli sebebi de, bireylerde ve toplumda oluşan bu ahlaki çöküntü ve güven bunalımıdır.

Devlete ve hükümete olan bu güvensizlik sonucu, vatandaşlar yatırımlarını dövize ve altına yönlendirerek,  birikimlerini ekonomik sistem içindeki bankalara yatırmamış ve yastık altında muhafaza etmeye başlamışlardır.

Alman Merkez Bankasının ülkemizde yaptığı bir araştırmaya göre, Türkiye’deki yastık altındaki Alman Markı miktarının, Almanya’daki tedavüldeki paradan bile çok yüksek olduğunu göstermiştir.

Yolsuzluklar bir taraftan, hukuk devleti ilkesini temelden zedelemekte, diğer taraftan ise   ‘bütün vatandaşlar kanun önünde eşittir’ şeklindeki, Anayasa ilkesini de ortadan kaldırmaktadır. Bunların yanı sıra yolsuzluklar, siyasi otoriteye duyulan saygıya büyük zarar vermektedir. Siyasi otoritenin halk desteğinden yoksun kalması ise devlet ve milletin yabancılaşmasına neden olmaktadır.

Halbuki Türk Milleti’nin tarihinden itibaren gelen en büyük seciyesi, devlet kavramına olan bağlılığı ve saygısıdır. Yaşadığımız olaylar sonucu en önemli tehlike bize göre bu seciyenin sorgulanır hale gelmesidir. Yıllarca dış mihrakların yıkmak isteyip de yok edemediği bu kavram ne yazık ki yaşanılan yolsuzluklar nedeniyle, artık tuzun da kokmaya başlamasıdan dolayı kendiliğinden sorgulanır hale gelmiştir.

Bugün için yolsuzlukla mücadele tek başına hiçbir kuruma veya kuruluşa bırakılamayacak kadar önemli bir husustur. Başarıya ulaşmak için demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan, Yasama, Yürütme, Yargı erklerinin yanı sıra medya ve sivil toplum kuruluşlarının hep birlikte, milli bir mutabakat çerçevesinde mücadele etmesi gerekmektedir.

Bu nedenle yolsuzlukla mücadeleye, milli birlik ve bütünlüğümüzün korunması açısından geç kalınmadan bir an önce başlanmalı, gerekli yasalar öncelikle çıkarılmalı, bürokratik sistem bir an önce yeniden yapılanmalı ve yolsuzlukla mücadele için şart olan toplumsal destek de biran önce sağlanmalıdır.

Bu suret ile İsmet İnönü’nün “bir ülkede namuslular, en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o ülkede kurtuluş yoktur” sözünden hareketle vatansever namuslu insanların cesaretlendirmeleri ve namusluların da en az namussuzlar kadar cesur olmaları ve bu kötü gidişe artık dur demeleri için cesaretlendirilmeleri lazımdır.

Abdullah ÇAVUŞ/E. VERGİ MÜFETTİŞİ

 

Hakkında admin

Check Also

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR/ABDULLAH ÇAVUŞ(25.09.2020)

DİKKAT BAĞIMSIZ DENETİM  RAPOR FORMATINA UYMAMAKTAN DOLAYI FİRMALARA CEZA GELİYOR Abdullah ÇAVUŞ/Bağımsız Denetçiler Derneği Başkanı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

×